KARDER AVRUPA - NEDEN KAR-DER?

 

Köyümüzden Almanya’ya ilk göc, 1960’ li yillarin baslarina rastlamaktadir. Asil yogun göc ise 70 li yillarda yasanmistir. 1970’ li yillarin sonlarinda ise iltica etmek amaciyla bircok insanimizin Almanya ya geldigine tanik olmaktayiz. Ancak iltica amaciyla gelen köylülerimizin hemen hemen hepsi, belli bir müddet sonra kücük birikimler yaparak tekrar Türkiye ye temelli dönüs yapmislardir. Bu yogun göc dönemlerinin disinda gelen insanlarimiz ya aile birlesimi dolayisiyla veya ögrenim amaciyla gelmislerdir.

Zaten Türkiye de iken sehir yasamiyla cok fazla tanisik olmayan insanlarimizin, Anadolunun kücük bir köyünden cikip binlerce kilometre uzakta kendilerini böyle sanayinin cok gelismis oldugu bir ortamda, hemde dilini dahi bilmedigi bir ülkede sehirli yasama gecmeleri pekte kolay olmamistir.

Asil amac, cok kisa sürede büyük birikimler yaparak tekrar Türkiye’ ye temelli dönüs yapmak oldugu icin, kimse kendine burada kalici gözüyle bakmamaktaydi. Iste bu hedefe en kisa yoldan ulasabilmek icin hemen hemen bütün insanlarimiz bu dönemde cok büyük sikintilar cekmislerdir. Yani varlik icerisinde yokluk cekerekten, bircogu maalesef o günün kosullarinda sefil bir hayat sürmüstür. Cünkü hedefi tam olarak tutturabilmenin formülü, azami kazanc yani birikim ve asgari harcama yani mümkün olan en üst düzeyde tasarruf yapabilmekti. Iste amac bu, yani ekonomik agirlikli oldugu icinde, teknolojinin bircok imkanindan yararlanilmamaktaydi. Örnegin telefon ücretlerinin cok yüksek olmamasina karsin, o dönemlerde hemen hemen hic kimsenin evinde telefon yoktu. Mektup pulu ücretlerinin cokta yüksek olmamasina ragmen, bircok kisi Türkiyedeki yakinina gönderecegi mektubunu veya notunu, izine giden bir tanidigi araciligiyla göndermeyi tercih etmekteydi.

O dönemlerde bircogumuzun evimize yeni mobilya veya elektrikli ev esyasi almasi pek rastlayabilcegimiz veya alisilmis bir sey degildi. Cünkü kafamizda yapmis oldugumuz hesaplara ve bizleri buraya kadar sürükleyen sartlara göre, her seyden tasarruf yapmak gibi bir zorunlulugumuz vardi. Biraz daha fazla kazanabilmek icinde, bircogumuzun fabrikadaki veya asil isimiz disinda, normal is saatlerinin disinda veya hafta sonu yapmis oldugumuz en az bir veya daha fazla yedek islerimiz mevcuttu. Bu yedek islerimizde o dönemlerde kendi aramizda „privat“ olarak adlandirilmaktaydi.

Iste yine bu ugurda yine bircogumuz burada yillarca ailemizden ve cocuklarimizdan uzakta ayri yasadik. Veya daha sonra burada dogan cocuklarimizi, cocuk bakicisina para ödememek ve esimizinde calisarak ev ekonomisine katkida bulunabilmesi icin, Türkiye’ye herhangi bir yakinimizin yanina gönderdik. Belli bir müddet sonra, aslinda ilk ekonomik hedeflerin tutturulmus olmasina ragmen, bizler yinede siki tasarruf politikalarimizdan vazgecememekteydik.Ilk gelen kusakta hic kimse büyük ekonomik hedeflerle buraya gelmemisti. Genelde hakim olan ekonomik hedefler, bir traktör veyan bir kamyon, köyde tarla yada sehirde bir ev veya bir dükkan alabilecek kadar birikim yaparak, bir kac yil icerisinde tekrar temelli kesin dönüs yapabilmekti. Yillar sonra istenilen traktör, kamyon, tarla, ev ve arsalarin bir yerine birkac olmasina karsin bir kac kisi disinda kimse temelli dönüs yapmamisti. Cünkü bu arada bircogumuz, Türkiye deki cocuk ve eslerimizi henüz yeni getirmis veya getirmeye baslayaraktan düzenli bir aile yasamina kendimizi hazirlamaktaydik.

1980 li yillarin baslarinda ilticacilarinda yogun bir sekilde gelmesiyle birlikte, yabancilar arasinda ticari faaliyetlerin bir sicrama yaptigi görülmektedir. Ancak bu ticari faaliyetlerin özellikle daha cok import-export diye tanimladigimiz hediyelik ve ev esyalarinin satildigi sektörde yogunlastigi gözlenmektedir. Ne yazikki köylülerimiz arasinda Ahmet Celik disinda bu dönemlerde serbest meslek hayatina atilan baska kimse olmamistir.

Geride birakilan bu 15-20 yillik dönem insanlarimizin düsüncelerinde bircok degisiklige sebep olmustur. Siki tasarruf politikalarida bu dönemde biraz daha yumusatilmistir. Cünkü artik burada dogan cocuklarimiz 10-15 yasina gelmis veya Türkiye’den getirilen cocuklarimiz daha ileri yaslara gelmislerdir. Cocuklarda ilerleyen yaslarda, dogal olaraktan bazi sorunlari birlikte getirmistir. Bu sorunlar genel olaraktan egitim sorunlari ile aile icindeki ve toplum icindeki uyum sorunlaridir. Fakat bu dönemde insanlarimiz daha hala bircok seye sadece ekonomik pencereden baktiklari icin genclerimizin egitimine cok büyük bir katki saglayamamislardir. Bircogumuz o günlerde cocugumuzun kurtulusunu, gözü acilip saga sola sapmadan bir an evvel evlenerek bir yuva kurmasi, calismasi veya meslek yapmasi olarak düsünmekteydik.

1990 li yillarin baslarinda, insanlarimizin Türkiye’ ye temelli kesin dönüs yapma konusundaki düsünceleri tamamen degiserek, bu yillardan sonra artik bircogunun yasamis oldugu ülkede yerlesik bir yasam sürmenin hazirliklarina hizli bir sekilde basladigi görülmüstür. Bu düsünce degisikligindeki en önemli etmenler ise, Türkiyedeki ekonomik ve siyasal yapinin istikrarsizligi ile yasamis oldugumuz ülkelerdeki sosyal güvencelerin bizler tarafindan daha iyi bir sekilde anlasilmis olmasidir.

Iste bu düsünce degisikligi günlük yasamimizda bircok yenilikleride beraberinde getirmistir. Evvela yatirimlarimizin sekli ve yönü degismistir. 90’ li yillardan itibaren artik insanlarimiz, Türkiye de arsa, tarla, ev, dükkan v.s. yerine, icerisinde ailesiyle daha rahat bir sekilde oturabilecegi eve veya burada herhangi bir alanda ticari faaliyete yatirim yapmaya baslamislardir. Artik anne babalarda, cocuklarinin erken yasta evlenerek veya siradan bir meslek yaparak kendilerine iyi bir gelecek hazirlayabileceklerine inanmamaya basladilar. Cünkü sanayi toplumlarinda cocuklarimizin kendilerine iyi bir gelecek hazirlayabilmeleri, herseyden önce iyi bir egitim alabilmekten baslamaktaydi. Iste bu egitimde ta ki ana okullarindan baslamaktaydi ve iyi bir egitim aile icin ek bir maddi külfet ve zaman demekti. Ayni zamanda cocuklarimizin rekabet gücünün yüksek olabilmesi icin veya baska bir dille yasamis oldugumuz rekabet gücü yüksek toplumlarda kendilerini kollayabilmeleri icin öz güvenlerinin yüksek olmasi gerekmektedir. Buda ancak iyi bir egitimle elde edilebilmektedir. Iste bu düsünce tarzinin insanlarimiz tarafindan farkedilmis olmasi, yatirimlarin yalnizca mülkiyete degil, bir o kadarda insana yani iyi yetismis beyin gücüne yönlendirilmesi zorunlulugunun kavranilmasini saglamistir.

Bu düsünce bugün meyvelerini de artik vermeye baslamistir. Bunun en bariz örnekleri; yalnizca Stuttgart ve yakin cevresinde 30-35 kadar gencimiz ve cocugumuz Gymnasium’ larda ve yüksek okullarda ögrenimlerine devam etmektedirler. Yine Almanya genelinde 10’ larca köylümüz cok degisik sektörlerde serbest ticaretle ugrasmaktalar. Ve hatta parti organlarinda cok yetkili mercilerde görev yapan ve Federal Parlemonta icin milletvekili adayi olan köylülerimiz vardir. Bircok sivil toplum örgütlerinde, derneklerde ve sendikalarda aktiv görev alan bircok köylülerimiz vardir. Gecmis yillarda sahip oldugumuz mülkiyetler bizlere maalesef cok büyük bir övünc kaynagi olamadi, ama yukarida saymis oldugumuz insanlarimiz bizler icin büyük bir övünc kaynagi olmuslardir.

Bu düsünce degisikligi,ailelerin cocuklarina daha fazla zaman ayirmalari zorunlulugunuda beraberinde getirmistir. Yine yeni evlilikler ve büyük aileden koparak olusan yeni aileler, insanlarin yakin cevresini bir hayli genisletmistir ve dolayisiyla köylülerimiz arasinda da aile ziyaretleri azalmaya baslamistir. Baska bir deyimle herkes kendi kabuguna cekilmeye baslamistir. Tabiki ailelerin cocuklarina daha fazla zaman ayirmasi ve yakin cevrenin büyümesi tek neden degildir, aile ziyaretlerinin azalmasinin bircok baska nedenleride vardir.

1980’li yillarin sonlarina dogru, Almanya’da yasayan Türklerin artik kendilerini burada yerlesik bir toplum olarak görmeleri, kendi aralarinda ki örgütlenmeninde daha bir artmasina sebep olmustur. Almanya’ daki Alevi dernekleri ve Federasyon ile radikal ideolojik görüsler disindaki bircok sivil toplum örgütlenmeleri bu dönem ve daha sonrasina rastlar.

Bir nebze olsun kendi kabuguna cekilmeyi kirabilmek, yalnizca cenazelerimiz ve dügünlerimizin disinda da daha iyi duygularla biraraya gelebilmek, yeni yetisen nesillerin birbirini tanimasi icin köprü olabilmek ve daha bircok nedenlerle KAR-DER düsüncesi dogdu ve hayata gecirildi. Elbetteki yalnizca bunlar KAR-DER in kurulus amaclari olamaz. KAR-DER olarak en asli görevimiz, Avrupa’ da ki Karaca Kültürünü yasatmaktir. Tabiki Karacali olmak bir ayricalik veya cok ayri bir kültür degildir. Fakat biz köyümüzden cikan bütün degerlere bir genel olarak baktigimizda, bu degerlerle yalnizca gurur duyuyoruz ve bu degerleri gelecek nesillere tasimayabilmek icinde dernek olarak bu asli görevimizi en iyi sekilde yerine getirebilecegimiz inancindayiz.

Bir yandan Karacaliligi yasatmaya calisirken elbetteki gelmis oldugumuz topraklari unutmuyoruz. Bu amacla dernek tüzügümüzde de görülecegi üzere, köyümüzle bütün kosullarda dayanismayi ilk tüzük maddelerinden biri olarak koyduk. Fakat bizim bu dayanismamiz daha cok maddi anlamda olacaktir. Yani köyle ilgili yapilacak herhangi bir calisma konusunda bizden yardim talep edildiginde, biz imkanlarimizi sonuna kadar kullanaraktan, yapabilecegimiz maddi yardimlari her zaman yerine getirmemiz öncelikli görevimiz olacaktir. Diger türlü bizlerin buradan, oradaki secilmislere (Köy Ihtiyar Heyeti ve Malatya KAR-DER) ragmen, yönetime müdaheleyi demokrasi anlayisimizla bagdastiramiyoruz.



Öz & Er